Ana içeriğe atla

ZİYAD

                                
                                ZİYAD
     “Burada kalmak istemiyorum baba!” Gözünden akan yaşlar soluk renkli tişörtünü ıslatıyordu. Göğsünde hiç tanımadığı bir his, sıkıyordu henüz on iki yaşındaki küçük bedenini. Tarif edemediği bir acıydı.
     “Biliyorum oğlum. Sadece biraz zaman. Hadi sil gözyaşlarını. Her gün yanında olacağım. Senin için hediyelerim olacak,” baba gülmeye çalışıyordu. Kırık bir gülüş, gözünde kara bulutlar...
     “Ama ben buradan yüzünü bile göremiyorum. Evimizin camları böyle değildi baba,” iyice yaklaşmıştı buzlu camın dibine. Babası oğlunun gözyaşlarını görüyordu. Ancak kendisi yaklaşmak istemiyordu. Böyle görünmemeliydi. Babalar çocuklarının gözünde her zaman güçlü görünürdü. Güçlü görünmeliydi, güçsüz bir bedenin içinde olduğu zamanlarda bile.
     Taş odanın tepesinde babasıyla arasında duran aynı buğulu camdan vardı. Güneş sızıyordu sızabildiği kadar. Ancak o da yavaş yavaş bırakıyordu dört duvarı karanlığa. Örülen her tuğla çocuğun güneşinden alıyordu. Şimdiden çoğu gitmişti aydınlığının. Kumlarla örtüldüğündeyse hiçbir şey görünmeyecekti.
     Çocuk tekrar hissetti göğsündeki sızıyı. “Baba, evimize gitmek istiyorum, lütfen.”
     Günlerce dilinden düşürmeyecekti bu isteğini. Bir babasından bir de şimdiye kadar her yerde insanların dilinden düşürmeyip yalvardığı Tanrı’dan. Aylar sonra bu isteğini dile getirmeyi de bırakmıştı. Babası bunu fark ettiğinde içinden bir parça daha kopmuştu.
     “Annem neden gelmiyor baba?” diye sordu babası, buzlu cama yaklaşmış gülümserken. Hep öyle görürdü babasını. Bembeyaz dişleriyle ışıl ışıl gözleri güvendiği limandı amansız dalgalarda. Yere düştüğünde, yaralandığında, gururuna yediremediği her zamanda ağlamamak için tutunduğu bu gülüştü. Şimdiyse bu soru babasını uzaklaştırmıştı arasındaki buğulu camdan. Ancak cevapsız bırakmamıştı oğlunu.
     “Annen, çok üzgün oğlum. Onun buraya gelmesi yasak olduğu için.”
     Çocuk sadece başını sallamıştı. Bu, yaşadığı toplumun normlarına alışmışlıktı. “Peki, onu çok özlediğimi söyler misin anneme? Bazen, bazen rüyalarımda görüyorum. Ağlıyor.” Başını buzlu cama yaslamıştı. Gözleri kapalı annesinin yüzünü izliyordu.
     “Söylerim oğlum. Çıkar çıkmaz annene onu özlediğini söylemeye gideceğim.”
     Çocuk birden başını yasladığı camdan ayırdı. Gözleri açıktı. “Gidiyor musun baba?”
     Arkadan gelen ayak sesleri adamın boğazını düğümlemişti. Neden sonra “Bir daha geleceğim Ziyad. Her zaman olduğu gibi,” dedi.
     “Bu defa daha az kâğıt biriksin baba.”
     Duraksadı bir an. Oğlunun söylediklerine bir anlam verememişti. Buğulu cama yaklaşmış soracakken arkasından kapı açıldı. Ve dudaklarının arasından sadece “Her zaman olduğu gibi oğlum,” kelimeleri dökülebildi. Çocuksa tekrar yatağına döndü. Yanı başındaki biriktirdiği küçük kâğıt parçalarını sayarak çöpe attı. “Doksan,” dedi belli belirsiz. Bir an öğretmeninin söylediklerini hatırladı. ‘Burada öğrenecekleriniz sizlere hayatınızın her yerinde lazım olacak.’ Olmuştu.
    ***
     Annesini görüyordu rüyasında. Bu kez buğulu camda o vardı. Sesleniyordu kendisine. “Oğlum, Ziyad’ım. Gel, yaklaş. Seni göreyim. Çok özledim seni.” Çocuk yerinden sıçradı. Baktığı ilk yer buğulu cam olmuştu. Biri oradaydı. “Anne!” diyerek koştu. Gözlerini ovuşturdu daha net görebilmek için.
     “Benim oğlum, baban. Yine anneni mi gördün rüyanda.”
     Çocuk üzülmüş olsa da sığınacak limanı karşısındaydı. Ona gelmişti tekrar. “Beni ziyarete gelmişti baba. İlk kez.”
     “Sana annenden mektup getirdim oğlum. Seni çok özlüyor. Her gün seni rüyasında görüyor. Tıpkı senin gibi.”
     Çocuk heyecanlanmıştı. Ancak mektubu istediğinde tekrar göğsünde bir sızı hissetti. Anlam veremediklerinden. Farklı bir sızı. Çok farklı...
     “Buraya getirmeme izin vermediler oğlum.”
     “Oyuncaklarım gibi...”
     Baba başını öne eğdi. Belli belirsiz dudaklarından “Oyuncakların gibi,” kelimeleri döküldü. Sonra tekrar yaklaştı oğluna. “Ezberledim ama. Okumamı ister misin?”
     “Çok isterim baba.”
     Adam düşük sesle konuştu: “Oğlum, Ziyad’ım...”
     “Rüyamdaki gibi.”
     Adam oğlunun gözlerine bakıyordu. “Seni çok özledim. Bir an önce sana kavuşmayı bekliyorum. Anneannenin bize her zaman söylediği bir şey vardı, hatırlıyor musun? ‘Elbet Tanrı, güzel günleri kötü günlerin arkasından gösterecektir.’ “
     “Elbet Tanrı, güzel günleri kötü günlerin arkasından gösterecektir.” Aynı anda söylemişti anneannesinin sözlerini babasıyla birlikte.
     “Gecenin sonundaki aydınlık gibi. Sen benim aydınlığımsın Ziyad’ım. Seni bekliyorum. Seni çok seviyorum. Unutma, baban her zaman gelecek. Ve ben her seferinde sana bir mektup yazacağım.” Baba mektubu bitirir bitirmez uzaklaşmıştı camdan. Gözyaşları kuruyana dek yaklaşmamak üzere.
     “Baba, sana bir şey sorabilir miyim?”
     “Elbette. İstediğin kadar sor oğlum.”
     “Buraya geldiğim ilk günden beri her gün göğsümde, midemde bir şeyler hissediyorum. Canımı acıtıyor. Ancak düştüğüm zamanlar gibi değil. Çok daha farklı. Ama daha çok acıtıyor.”
      Baba içinden aynı duyguları her an yaşadığını kendine söylese de kurumuş gözyaşlarıyla tekrar yaklaştı oğluna. “Üzüldüğümüz zamanlar öyle hissederiz oğlum. Merak etme, geçecek. Düştüğün zamanların acısı gibi, bunlar da son bulacak.” Gülmeye zorladı kendini. “Oyuncakların birikti oğlum. Buraya getiremesem de aldım hepsini. Sen üzülme lütfen.” Tekrar aynı, istenmeyen sesler yaklaşmıştı.
     Çocuk neler olacağını anlayınca “Baba, çocuk sesleri duyuyorum çoğu zaman. Odamın üstünde. Hep gülme sesleri. Nereden geliyor bu sesler. Yoksa oyun mu oynuyorlar. Beni de oraya almazlar mı?”
     Kapı açılmıştı. Artık konuşamazdı. Konuşursa neler olacağını biliyordu. Kısık sesle ancak “Her zaman oğlum. Her zaman geleceğim,” diyebildi. Ziyad tekrar yatağındaydı. Bu sefer daha fazla kâğıt çöpe atmıştı. Annesi için biriktirdikleri ise sayamayacak kadar olmuştu. Sayı saymak oyunlarda kullandığı şeylerdi. Şimdiyse hiç olmadığı kadar üzüyordu onu.
     Günler, aylar ve yıllar böyle sürüp gitti. Biriktirecek kâğıdı kalmayınca onları çöpten çıkartıp tekrar tekrar saydı. Annesi için biriktirdikleri de artık tükenmişti.
                               BABA
     Koca bir dağın yıkılışından farkı yoktu. Kıyamet onun için gelmiş gibiydi. Sadece onun için. Her zaman içinde yaşadığı ve dışına yansıtmaktan korktuğu başkaldırıların sebebi bu yaşadıklarının sebebine karşıydı. İşte şimdi ailesini yok etmişti. Başkaldırmadığı için miydi peki? Başkaldırsaydı yine aynı şeylerle karşılaşmaz mıydı?
     Kendini her zaman iki cana sahip olarak tanımlardı. “Biri oğlumuz, diğeri de sen,” derdi.
     “Peki ama sen?”
     “Benim ki emanet. Sahibi Tanrı.”
     “Bizim de öyle elbet. Ama...”
     Susturmuştu eşini. “Orası farklı. Siz, iyi ki varsınız.”
     Şimdi emanet can ile yalnızdı. Çektiği acılar yüreğinde onulmaz yaralar açıyordu. Her geçen an kanıyordu yüreği. Bir canı yoktu, diğeriyse elinden alınmıştı. Sokaklarda yalnızdı, eviyse harabe. Toplumdan dışlanmış, Tanrı’ya sığınmasına bile izin verilmemişti. Onun camisi mahallesinden uzak marangozhanesiydi artık. Orada sığınmıştı Tanrı’sına. Orada yakarmıştı. Orada şikâyet etmişti yarattıklarını Tanrı’ya.
     Çok gez gitmişti kapısına oğlunun. Oğlu şikâyet ettiklerinin esareti altındayken. Ancak kavuşamamıştı canına. Toplumun tek faydası unutkanlığı olmuştu. Vakit geldiğinde ise görüşmesine izin vermişlerdi.
     Oğlunun ilk sözleri yarasını daha da deşmişti.
     “Burada kalmak istemiyorum baba!”
     Ben de istemiyorum oğlum, demişti içinden. Oğlunu kendi uydurdukları normlarına göre hapsediyorlarken çağırmışlardı. Anlamıştı neden izin verdiklerini. Bir kez daha ceza çekmesini istiyorlardı. Yerin altında dört duvar arasına kapatıyorlardı yavrusunu. Odasına sızan tek ışık kaynağı tavandaki cam bölmeydi. Tek kaynak da tuğlalar ile örülürken kumlarla kapatıyorlardı taşların arasından bile ışık sızmaması için. Bu nasıl bir intikamdı böyle? “Tanrım, senin emirlerin mi bunlar?”
     “Annem neden gelmiyor baba?”
Uzaklaştı aralarında duran buğulu camdan. Gözyaşlarına hâkim olamasa da görmesini engellerdi önündeki engel. Güçlü görünmeliydi oğluna. Oğlu için. Tek kalan canı için.
     Neden sonra oğlunun cılız çıkan sesini duydu. “Gidiyor musun baba?” Ne kadar da kısa sürmüştü.
     Boğazı düğümlendi. Tek söyleyebildiği tekrar geleceğiydi. Üç ay geçmesi gerekmişti oğlunu görebilmek için. Peki bir daha ne zaman görecekti. Konuşamadı. Konuşursa oğluna neler yapacaklarını söyledikleri an geldi aklına.
     “Her zaman olduğu gibi oğlum.” Her zaman olduğu gibi...
     Tekrar dönmüştü mabedine. Tekrar yakarmıştı Tanrı’ya. Boş bekleyişlerinin ardından gökyüzünü delen ezan sesini duyduğunda ayağa kalktı. Akşam namazı vaktiydi. Dualarında sadece oğlu olacaktı. Bunun için abdestini tazeledi. Duası bittiğindeyse geçmişti çalışma masasına. Oğluna söz verdiği oyuncaklardan yapmaya başlamıştı. Gözyaşları ve anılar içinde. Sevdiği hayvan figürlerini yaparken kaç kez parmaklarını kestiğini hatırlamıyordu. Yılların deneyimi kayıp gitmiş gibiydi yaşadıklarıyla. Aylar geçti ahşapları oymak ve yakarışlarıyla. Nihayet bir kez daha görecekti oğlunu. Ancak yüreğinin acısı bir kat daha artmıştı oğlunu öyle gördüğünde.
     Mışıl mışıl uyuyan oğlunu buğulu camdan net göremese de düşlüyordu orada öyle izlerken. Oğlu, “Anne!” diyerek koşmuştu kendisine. Sarılmak istedi, kokusunu içine çekmek. Ne diyeceğini bilemedi ilk önce. Ardından, oğlunu biraz olsun mutlu etmek için mektup getirdiğini ancak içeri almadıklarını söylemişti. Oğlunun gözlerinin içine baka baka içinden geçenleri annesinin sözleriymişçesine söyledi. Ardından uzaklaştı buğulu camdan. Gözlerini sildi belli belirsiz. Oğlu da mutsuzluğu en derininden tatmıştı kendisi gibi. Sözleri büyümüştü.
     “Baba, çocuk sesleri duyuyorum çoğu zaman. Odamın üstünde. Nereden geliyor bu sesler. Yoksa oyun mu oynuyorlar. Beni de oraya almazlar mı?”
     Sözleri büyüse de o çocuktu. Onun çocuğuydu. Meleğiydi. Bir melek nasıl hapsedilirdi. Ayrılık sesleri gelmişti tekrar kulağına. Kapı tekrar açılmıştı. Kendi esaretine giden yolun kapısıydı bu.
     Dışarı çıktığında tekrar yakardı içinden Tanrı’ya. “Bunlar senin emirlerin olamaz!” Oğlunun dört duvarının tam üstüne, çocuk parkı kurmuşlardı. Ziyad’ım, biricik meleğinin tam üstündeydi eğlenen çocuklar. Bu zalimliği Tanrı’nın kulları mı yapmıştı? Çocuğu bu sesleri mi duyuyordu?
     Bir süre çocukları izledi. Tam da oğlunun güneşini aldıkları tuğlalar ile örülen yerden. Gözyaşları toprağa karışıyordu. Ardından tekrar insanlardan uzağa, ibadethanesine sürüdü ayaklarını. O gün ezan seslerini duymuyordu. Masasının başına geçti. Oğluna tahtadan bir kuş oyuyordu. Tüm ibadeti bu olmuştu artık. Özgürlüğe uçmasını istediği oğlu için. Ve bu kez hiç kanatmamıştı parmaklarını.
                                ANNE
     Sevilmiyordu yaşadığı toplumun içinde. Aynı toplumun oluşturduğu değerler arasında ne kendisinin ne de ailesinin bir değeri vardı. Bu kadar mutlu bir aile suçtu. Suç olmalıydı. Böyle bir son ile bitiyorsa kim aksini söyleyebilirdi? Dışlanmaya alışmıştı her ikisi de. Oğulları da alıyordu bu dışlanmışlıktan payını daima. Herkesin bir olduğu, eşit olduğu Tanrı’nın mabedinde bile onlar bir sayılmıyordu kendileriyle. Birçok kez çevresindekilerin baskısı altında eziliyorlardı. Nedeni neydi peki? Kendileri de yaşıyordu inancını onlar gibi bu dünyada. Sadece daha yardımsever ve herkesin derdine, kederine ortak olmaları mı sorundu? Kadınların dedikodularının en büyük payı neden ailesine ayrılmıştı? Farkındaydı davranışları ve bakışlarından her şeyin.
     Son vermesini istiyorlardı yardımlarının, paylaşımlarının. Ve o gün sonun başlangıcıydı. Kapı komşusuna kendi evinde pişen bir tabak aşı paylaşması bir ailenin kıyameti olmuştu. Oysa inançları değil miydi komşusunun aç kalmasını istemeyen? Kendilerince zekatlarından bir parçaydı o tabak. Ancak kapıyı açan komşusu kadın değil de onun kocasıydı. Kendi kocasının da meslektaşıydı. Geri dönmek olur muydu? Verdi tabağını, çocukları yesindi tek amacı.
     Sonrasında bir dedikodu sarmıştı herkesi. Kocasında gözü olduğunu duymayan kalmadı. Kendisi evde yokken kocasına yemek yapmıştı. Belliydi zaten niyeti ailesine yakınlığının. Kıskançlık olamazdı bu yaptığı. Kocası kendi kocası gibi marangozdu ve Ziyad’ın ailesinin maddi durumu iyiydi. Fakat komşunun durumu iyi değildi. Kıskançlık değilse gözü kocasındaydı kesinlikle. Yeminler ediyordu tüm mahalle sakinlerine.
     İftiralar büyümüştü. “Sadece benim kocamı ayartmaya çalışmıyor sizlerin de kocasını ayartıyor,” diyordu herkese. Sonunda bu iftiralar “inancın adamları”na da ulaşmış ve soruşturma başlamıştı. Herkes şikayetçiydi kendisinden. Erkekler hariç herkes. Bu da çileden çıkartıyordu kadınları. Her ne oldu ve neler yaptıysa sonunda kocasını ikna edip ona da söyletmişti kendi düşüncelerini. Belki de ezilmişliğini hissettirmişti Ziyad’ın ailesine karşı. Bu elbette bilinemezdi. Ancak bir erkeğin şahitliği her şeyi netleştirmişti. Ziyad’ın annesi yok edilmeliydi. Ailenin sonu ve çilelerin başı o gündü. Ziyad’ıyla birlikte evlerinin önündeyken başındaki örtünün düşmesi ise artık başlatmıştı kaçınılmaz sonu.
     Kadın olduğu gibi hemcinsleri tarafından sokak ortasına çekilmişti. Ve orada, karmaşanın içinde, herkes tarafından cezası verilmişti. Ziyad ise kalabalığa doğru sadece annesini haykırıyordu.
     Aldılar çocuğu annesini bile göremeden. Ve küçük bedeni hapsettiler on sekiz yaşına kadar. Çok az görmüştü babasını esareti süresinde. Annesini ise hiç görmemişti. İzin vermemişlerdi oğlunu görmesine. Ziyad böyle bildi. Ancak esareti öncesi, anneannesinin anlattığı gibi gökyüzündeydi şimdi. Bir daha göremeyecek, sesini duyamayacaktı. Hissedemeyecekti anne sıcaklığını minik bedeninde.
                                SON
     Altı sene geçmişti esaretinde. Ve çıkmıştı babasının elini tutarak o dört duvardan. Çok özlemişti annesini. Tek dileğiydi artık son yıllarında Tanrı’dan istediği. Önce çocuk parkını gördü. Ardından tepedeki güneşi fark etti. Hissetti yüreğinde. Bu, esaretinin ilk gününde tavandan sızan güneşin ışığıydı. Ve tuğlalarla örülen camın tepesinden geliyordu çocuk sesleri, gülüşmeleri. Bir kez olsun adım atmak istemedi oraya. Ve bir kez daha görmeyecekti bu eziyetin çekildiği yeri. Hayatı boyunca her çocuk parkı gördüğünde yerdeki kumlara bakacaktı. Düşünecekti, var mıydı birileri orada?
     Annesinin başına gelenleri öğrendiğinde tüm gece uykusuz ve nefretle gökyüzüne baktı. Babası onu izliyordu bir adım geriden. O ise ellerini bile kaldırmadan şunları söyleyecekti karanlıkla örtülü yıldızlara, aya: -Belki de şahit olmak istemiyordu evren bir çift gözden akan nefreti ve dudaklardan dökülen kelimeleri- Tanrım, yarattıkların yaşatırken bunları yarattıklarına, adaleti kim, ne zaman sağlayacak bunca mazluma?

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

KONAKTAKİ SIR - POLİSİYE

  KONAKTAKİ SIR - POLİSİYE Elinde dergisiyle şöminenin başında oturuyorken okumasını bölen kapının tok sesi kaşlarının çatılmasına neden oldu. Bir süre kayıtsız kalmayı düşündü. Stephen Hawking'in yayımlanan makalesi oldukça ilgisini çekmişti. Ancak ısrarla çalmaya devam eden kapı dikkatini dağıtıyordu. "İçerde olduğunu biliyorum Nazım. Aç şu kapıyı!" Derin bir nefes alıp verdikten sonra dergiyi kapatarak yanıbaşındaki sehpaya koydu. Adımları pastel renklerin hakim olduğu halının üzerinde bedenini kapıya doğru sürüklerken zihni hala makalede dolanıyordu. Hawking'in çoklu evren önermesi oldukça ilgisini çekmişti. Kapıyı açtığında karşısında genç bir hanımefendi ile birlikte Buket Başkomiseri gördü. Soran gözlerini genç kadından ayırarak Buket'e çevirdi. "Bir sorunumuz var." Nazım cevap vermek yerine kenara çekilerek ikisinin de geçebileceği kadar yer bıraktı. Buket kapı eşiğinden adımını atarken şöminenin ateşine yeni katılan odunun çıtırtısın...

Hazan - Polisiye Öykü

  Süzülerek ayrıldığı daldan uzaklaşan sararmış yaprakların toprakla kucaklaştığı bir gündü. Ayaklarının altında ezilen kuru yaprakların sesi yoldan tek tük geçen otomobillerin gürültüsünde kayboluyordu. Sarı bisikletiyle arkasından gelen kadının zil sesi irkilerek kenara çekilmesine neden oldu. Aslında kaldırımda bile değildi bisikletli kadın. İrkilmesine neden olan düşüncelerinin derinliğinde kaybolmuş olmasıydı.    Küçük bir su birikintisinden geçen tekerlekleri izledi bir süre. Ardından, tutunduğu bahçe çitinin ıslak tahtasından ayırdı ellerini. İzin verdi tekrar ayaklarının yaprakları ezmesine. Kimi kuru kimi yumuşak yapraklar. Tekrar daldı düşüncülerinin derinliklerine. Kaybolmaktan korkuyordu ve yalnız kalmaktan. Yıllar önce kaybettiği ailesinin ardından kimse kalmamıştı yanında. O hariç. Yüzüne bir gülümseme yerleşti, kırık. Bir rüzgar esti usulca arkasından. Soğuk, ensesinden bedenine hücum ederken ürperdi.    Yağmurluğunun başlığını geçirdi. Saçları g...